Püskevit Üzerine Anarşik Tezler

In Genel

Türkiye’de en zor şey konuşulmaya başlanan bir sorununun özünü muhafaza etmektir. Her defasında denize bir şey düşürmüş gibi hissederim. Hani elimizden kayan ilk anda suyun yüzeyinde apaçık görünmektedir fakat zamanla karanlığa doğru gitmeye başlar ve en sonunda artık onu göremez oluruz. İşte burada da meselelerin aslı hep böyle suların dibine gömülür, gider.  Konulardan bize kalan ‘’Yahu biz şimdi ne konuşuyorduk?’’ duygusudur. Hiçbir tartışma masasından el sıkışıp anlaşarak kalkamamamızın sebebi budur. Konuşmalar içinde ilk argümanını yitirmek ve kendine hep eski tecrübelerine dayanan bir yenisini üretmek bu ülkedeki tıkanmanın kısa tanımıdır. O yüzden bu topraklarda çilemiz dolmaz, bir türlü dertlerimiz değişmez.  Topyekun kafalarımızın içini çıfıt çarşısına çeviren bu keşmekeş hepimizi teslim alır ve basit bir konuyu bile kendi mahiyeti içerisinde konuşamaz oluruz.

Bu yüzden, eğer hatalı telaffuzuna gülmemiz bittiyse, gelin şu ‘’püskevit’’ meselesine yeniden bir bakalım. Konuyu en çok, hatta sadece Bahçeli’nin kelimeyi yanlış söylemesi üzerinden konuştuğumuza göre demek ki; Türkiye’de çocukların bisküvi alamamak gibi bir derdi olmadığını düşünüyoruz. Ne iyi. Başbakan da öyle düşünüyor. Baksanıza ‘’ Bisküvi falan değil onlar artık dizüstü bilgisayar istiyorlar’’ diyor.  Ne var ki bizim burada konumuz onların neyi istedikleri değil, neye özenip de alamadıklarıydı. Yani başbakan bunu söylemekle ‘’ Bisküviyi bırak, asıl onlar var ya bilgisayar alamıyorlar’’ demektedir. Alamadıklarının büyüklüğü üzerinden ilerleme düşüncesi çıkarmak gibi bir absürt durumla karşı karşıya kalıyoruz. Aslında bu bize dünyanın bütün yoksulluğuna tezat olan bu ışıklı vitrinleri, cazip camekanları ve lüks AVM’leri ile kapitalizmin nerede, hangi duygusal aralıkta yaşayabildiğini anlatıyor. Başbakan’ın bir refleks olarak sarfettiği bu sözleri, bir metayı mümkün olmasa da alabilme ihtimalinin, insanların üzerindeki narkotik etkisini göstermesi açısından müthiş bir örnek olarak sayıyorum. Bence üzerinde uzun uzun düşünmeliyiz.

Öyleyse Başbakan’ın ortada bir sorun olmadığına dair sunduğu kanıt aslında problemin Bahçeli’nin söylediğinden de büyük olduğunu göstermiyor mu?  Zira çocukların imrendiği bisküvi olsaydı bunun çözümü onun yerine evde annelerinin onlara kurabiye yapması olabilirdi. Fakat durum gerçekten de Başbakan’ın -iyi bir şey söylüyorum zannederek- tarif ettiği gibiyse çok daha vahim demektir. Zira Türkiye’de çocuk sayısı da bellidir, satılan dizüstü bilgisayar adedi de. Belli ki bu istemenin pek çokları için çaresi yoktur. Bu bedbaht olmanın düpedüz garantisidir. Çünkü arzularımızla, elde edebileceklerimizin arasındaki farkın büyümesi bizi sadece daha çok mutsuz eder.  O halde böylesine yakıcı bir asimetrinin genişlemesinden ekonomik büyüme sevinci çıkarmak da neyin nesidir?

Bunun cevabı Türkiye merkez siyasetinin, adına ‘’büyüme fetişizmi’’ diyebileceğimiz bir ruh hastalığında gizlidir. Bu ülkede büyüme, her zaman, her ne pahasına olursa olsun tek hedeftir. Başbakan’ın çok sevdiği Adnan Menderes’in ‘Küçük Amerika’sı, Başbakan’ın hiç sevmediği Demirel’in ‘Böyük Türkiye’’si, ya da Başbakan’ın çok özendiği Özal’ın ‘’ Çağ Atlatan’’ icraatları, ya da bugün kendisinin dizüstü bilgisayar böbürlenmesi, hep aynı hastalığın değişik evreleridir. Asitten dereler de köpürse, yerlerde ot da bitmese, anne memesinden süt yerine pas da aksa, siyanür paçalarımızdan da damlasa, kemoterapi servisleri tıklım tıklım da dolsa önemli olan tek gerçek büyümektir. Ne adil gelir dağılımı, ne yaşanabilirlik, ne çevre, ne çocuk, ne dostluk, ne aşk, ne huzur ne de sükun bu zihniyetin karşısında durabilir. Bütün bunlar cirodaki bir artış uğruna takas edilebilir hallerdir. Büyüme için istikrar gereklidir. İstikrar ise buna sekte vuracak tüm detayların tasfiyesine dayanır. Detay kimi zaman grevdeki işçidir, kimi zaman bozguncu anarşiktir, kimi zaman da verilen işi beğenmeyen bir kör vatandaştır. Başbakan’ın müstehzi bir tavırla Bahçeli’ye dönük ‘’ O günler geride kaldı efendi’’yollu övüncünün altında böyle sosyal bir tahribatın vebali yatmaktadır. Başbakan’ın incelttiği bıyıkları, Demirel’in şapkası, Özal’ın şortu ya da Menderes’in pomadalı saçları hep aynı gururu içinde taşır.

Öyle ya ihtiyaçlar sınırsız kaynaklar kısıtlıdır. Başbakan yeni kuşağın ihtiyaçlarındaki rafineleşmenin haberini verirken bu önermeye olan imanı ile rahattır. Eşrefi mahlukun, hep isteyen, aç gözlü bir homoekonomikusla ikamesini neşeyle içselleştirmiştir. O yüzden ülkedeki kitlelerin, post endüstriyel dönemin tüketicisi olabilecek olgunluğa eriştiğini bizlere gururla müjdelemektedir. Demek sınırsız sanayi üretiminin garantisiyiz artık. Yani bir cep telefonunun taze çıkmış modelini almamız bir sonrakini almayacağımız anlamına gelmiyor. El kadar bebelerimiz ‘’dizüstü bilgisayar’’ diye tutturmaktalar. Babaları madende ölmüş, tersanede gemiden düşmüş, taşeron işçiymiş, işten atılmış, intihar etmiş ne gam!  Önemli olan arzulardır. ‘Arzular şelale’ derken Başbakan böyle bir gelişmenin müjdesini veriyor. Kendisi bundan ziyadesiyle mutlu görünüyor. Bu açıklamayı yaptığı yerin de ‘’TOBB’’ toplantısı olması elbette tesadüf değildir. Çünkü her müjdeci, müjdesini sevincine en çok ortak olacaklarla paylaşmak ister. Başbakan da öyle yapıyor. Zira o salondaki mutlu insanların mutluluklarının teminatı olan kapitalizm, bütün gücünü gereksinimlerimizin böyle manipüle edebilmesinden almaktadır. Düzen aslında olmayan ihtiyaçlarının peşinde helak olan insanların harcadığı ömürlerle beslenir. Bu sistemde türlü iletişim aygıtlarıyla zihinleri yönlendirilen insanlar, metaları kullanım amaçları ile değil piyasada oluşturulan anlamları ile değerlendirirler. Bir saat alarak daha zengin görünmek, bir telefon alıp daha meşgulmüş gibi olmak ya da yeni bir arabayla daha genç, şehirli veya eğitimli sanılmak gibi illüzyonların sonucu olarak tüketime sevk edilirler. O yüzden Başbakan tam da orada, tanımlanmış ihtiyaçlarının kölesi olup bir ömür daha özgürlüğünü yitirecek bir kuşağı zevkle, şevkle muhataplarına anlatıyor. Onlar için ne kadar umut verici ki, seyahat eden bir yetişkin bile olmamalarına karşın çocuklar, normal bir bilgisayar da değil, ille de dizüstü istemekteler. Yavrularımızın IPAD diye ağlamalarına az kaldığını anlıyoruz. Coşkuyu düşünebiliyor musunuz? Ne mutlu ‘’suya daha buu diyen’’ yaşta bilgisayar isteyen, ihtiyaçları kendilerinden çabuk büyüyen yavrularımıza… Biraz pahalı da olsa taksitle zamana yayarak ödeyebilecekleri yeni ve eğlenceli bir ömür onları beklemektedir. Gerçekten hayaller gerçek olmaktadır.

Meta fetişizminin kucağına düşmüş çocuklar için sevinen muhafazakarlara belki de meseleyi kendi hassasiyetleri çerçevesinde anlatmakta yarar olabilir. Şöyle düşünelim. Tüm dünyeviliğine karşın insan aslında manevi bir öznedir ve maddi kazanımlarla asla uzun süreli mutlu olamamaktadır. Dolayısıyla kapitalizm genişlemek için insanın ortadan kaldıramadığı bu maneviyatı ile ilgili bir tür manipülasyona mecburdur. Bu yolda insanın düzene ilişkin dini ve ahlaki çekinceleri kapitalizmin canını sıkar. O ancak bunları kendi çıkarına göre esnetmekle yol alabilmektedir. O yüzden insan ile vicdanı arasındaki gerilimi kaldırmak kapitalizm için zaruridir. Bu da insanın düzenin buyruklarına itaatinin tüm manevi engelleri aşarak, onu kendisine yabancılaştırabilecek güce erişmesine bağlıdır. Yabancılaşma sağlandığında insan neden sonuç ilişkisini kurmada bir nalıncı keseri olur. Her olgunun kendi çıkarına göre bir yorumunu yapabilmektedir. Sözgelimi istilacı birileri yanı başında din kardeşlerini öldürürken insanlar ancak böylesi bir yabancılaşmanın sayesinde buna katlanabilir. O bakımdan bu düzene intibak bir daha asla eskisi gibi kalınamayacağının bir garantisidir. Yani henüz İlkokul çağında dizüstü bilgisayar isteyen bir çocuğun internetine ne filtre takarsan tak artık senin anladığın anlamda dindar kalamayacağını bilmen gerekir.

O vakit bir muhafazakar öncelikle kendisini böyle bir şekli dindarlığa fit edenin ne olduğunu düşünmekle işe başlamalıdır. Zamanın putlarını yıkmak böyle mümkündür. Zira büyüdükçe kirlenen dünyanın içinde ne insan, ne de insana dair herhangi bir inanç bu durumdan ari kalabilir. Bu yaşanan toptan bir çöküştür ve içinde muhafazakarlar için değerli olanlar da kaybolmaktadır. Bisküvi alamadığı için ağlayan çocuk bize masal geldiyse gözümüzün önüne IPHONE alamadığı için bunalıma giren gençleri getirebiliriz. Yetmezse aşkı pahallı hediyeler almak zannettiği için şu anda günübirlik bir motelde bekaretini babası yaşında bir adama vermekte olan kızları düşünürüz. Bunlar da Bahçeli’nin örneğindeki gibi reklamlardan özenilip alınamayan metaların sonucudur. Zira kapitalizm bir pakettir ve içinden ‘’ilmini al ahlakını alma’’ gibi bir seçenek bulunmamaktadır. Ya büyüme hevesimizden vazgeçeceğiz ya da çaresiz çözülürüz. Derelerin ve bebelerin de bizden beklediği kendimize gelmemizdir.

Devlet Bahçeli’ye gelince… Bisküvi elbette geç kalmış bir örnektir. Hem güncel değildir hem de kendisinin anlaması açısından geçtir. Ama yine de bir aşamadır teslim ediyorum. Şimdi Devlet Bey’in önündeki ikinci aşama bugün rahatsızlık duyduğu fukaralığın ve adaletsizliğin tesisinin dün devrimcilerin üzerine salınan ülküdaşları ile bağını çözebilmesindedir. Bunu da halledebilirse –geçinden olsun- emri hak vaki olduğunda bu dünyadan yüzünde anlamış bir ifade ile göçebilecektir.

Başar Başaran

Twitter.com/nobasaran

basarbasaran@hotmail.com

Benzer Yazılar

Yorum Yap

Start typing and press Enter to search