Oradaydım Demekle Orada Olunmuyor

In Genel

Pegasus Havayolları ile hiç uçtunuz mu? Bir bardak sudan tutun da, ‘’cam kenarında yer var mı?’’ sorusunun talep ettiği karşılıksız iyiliğe kadar her şey parayla satılıyor. Sürekli kampanya halindeki bu şirket insana parayı bastırdığı anda bütün olmazları oldurabileceği duygusu veriyor. Burada adeta uçağı bile kullanmanın bir fiyatı var.  Bu havayolunu seçtiği için ne kadar da akıllı olduğu her an vurgulanan müşteriler kendi menfaatlerini en iyi şekilde savunmuş olmalarının kıvancını yaşıyor. Yani bu zekice tercihleri sayesinde daha az harcayarak daha çok tüketmeyi başarabilen kurnaz ve gururlu insanları göklerde uçuruyorlar. ‘Başımızın üzerinde yeriniz var, ama 10 lira farkla’ diyorlar. Yeniliklerini sunarken takındıkları dinamik ve genç tavrın yolculara verdiği güven duygusundan eminler. O bakımdan  ‘Tabuları yıkıyor, ezberleri bozuyoruz’ hallerini adeta gözümüze sokuyorlar.

Kıravatsız kapitalizmin sempatik görüneceğinden besbelli şüpheleri yok. Kargo cepli pantolonlar, spor gömlekler giymiş ‘modern’ kabin görevlileri, anonslardaki neşeli ‘’baylar, bayanlar ve sevgili çocuklar’’  kalıbı, her yerde göze çarpan  ‘’çalışırken çok eğleniyoruz’’ yollu mutluluk halleri, aslında katma değer yaratmanın bir parçası. Sıcak bir davranış göstermenin iyi olduğuna değil de kurumsal yararına iman etmişler. Zoraki gayri resmiliğin önceden prova edildiği belli olan müsameresini izliyoruz. Sanki bir çocuğun başını nasıl okşanacağının ya da yaşlı birine yardım etmenin bile kursunu görmüşe benziyorlar. Ne var ki, haddini aşan bu samimiyetleri giderek tersine dönerek insana kendisini huzursuz hissettiriyor. Faydacılıklarından işkilleniyorsunuz, her yaptıkları batmaya başlıyor. Birine insanca davranmanın hoşluğunu kategorik bir kabulden çıkararak bir hedefe yöneltmenin getirdiği sahicilik krizindeler.  Ne yapsalar, ne etseler, para almadan bir bardak su bile vermedikleri insanları kendilerine inandıramıyorlar. O yüzden burada herkes domuzdan kıl koparmak derdinde. Ticaret duygusunun başka ne varsa bastıracak kadar görünür kılındığı bir yerde böyle olması da doğal.  Hele orada toplanma sebebimiz uyanıklığımız olunca…

Ali Sabancı’nın bu yenilikçi ve sivil Pegasus projesi bana hep Eyüp Can’ın Radikal Devrim’ini hatırlatıyor. Sahiciliği pazarlama stratejisi ile takas etmesine rağmen bunu üstlenmeden, dünya böyle dönmeye mecburmuş gibi davranmalarından olsa gerek. Amerikalarda işletme tedrisinin algıya verdiği formu görüyoruz. Dünyaları bir camekâna benziyor. Her ikisinin de paçalarından araçsal ve limitli bir sivillik akıyor. Birisinin sermayesi, diğerininse neomuhafazakar varoluşu ile eşgüdümlü kariyeri sınırları belirliyor. Dolayısıyla zarfın mazrufun önüne geçtiği bir yaşamı içselleştirmişler. Ne olduklarından çok başkalarının onları nasıl gördüğünü önemsiyorlar. Yüksek devirli bir dünyanın çok acar çocukları onlar. Alıyorlar, veriyorlar ve hep kazanmayı kutsuyorlar. Ezber bozma iddiaları, dinamizm fetişleri, her yaptıklarının bir keşif olduğuna imanları, haddinden fazla önemsediklerinden müşteriye kendisini kârın nesnesi olarak hissettirmeleri çok benziyor. Onların her halinde Free Friday’in insanı rahat ettirmeyen rahatlığını duyuyorsunuz. Kural diye giyilmiş bir tshirtün kazaktan çok terlettiğini anlamıyorlar.

Acaba arkadaşlar mı? Ben aynı kazanda sorunsuz kaynayacaklarını düşünüyorum. İlerleme ve teknoloji tutkuları, ‘Ben gördüm oralarda böyle’ye olan tarifsiz güvenleri, bin yıllık hasletlere yeni kurumsal tarifler verme gayretleri ikiz diyebiliriz. Düşünsenize Pegasus’un nezaketi katma değer kabul eden algısıyla, Eyüp Can’ın hoşgörüyü ürüne döndürmesi arasında ne hoş bir paralellik var. ‘Bir milyon koltuk kampanyası’ yapmak ya da ‘beş yüzbin radikal’ aramak aynı girişimci aklın cinlikleridir. Empatinin üzerine yüzde kaç kar koyacaklarını en iyi onlar bilirler. Onlar için ben yok, biz vardır, hep aynı gemideyizdir, ‘Sök apoletlerini Ertuğrul’ derler, icabında da kendileri söker, kendileri takarlar. Kaykaya binen bir Cumhurbaşkanı’na Eyüp Can’dan daha çok kim sevinebilir derseniz, Ali Sabancı, derim. Halka değilse de böyle halktan gibi davranmalara bayılırlar. Başarılı bir işadamının neşeli ve sofistike hayatından güzel ne olabilir ki?  Yaşamın reklamlarda anlatılan bu ritmine âşıktırlar.  Seçkindirler ama yine de yedikleri kebap, yaptıkları mavradır. İkisi de Ayşe Arman sever. Röportajlarda birisi uçağın kanadına çıktıysa, motoruna girdiyse diğeri kâhin kılığında tanrılara meydan okur. Farkları yok denecek kadar azdır. Kapitalizmin öz evlatlarıdır. Modernlik tanımları, başarı kıstasları, Bizınıs diniyle kurdukları püriten ilişki buradan temellenir. Peki, bunca benzerliğe karşın neden birisi işinde başarılı olup, uçaklarına her gün bir yenisini eklerken diğeri böylesine çuvallamıştır?  Eyüp Can nerede yanlış yapmaktadır?

Bu ontolojik bir sorundur. Eğer bir gün Ali Sabancı da çıkar ‘özgürlükçü sol bir gazete yapacağım’ derse başarısız olur. Çünkü ‘oradaydım’ demekle gerçekten orada olunmamaktadır. Biraz da burada olmak gerekir. Burası ancak sahici bir hassasiyetin kendisine karşılık bulacağı yerdir. Bir insan pahallı bir cep telefonu alarak zengin ya da meşgul birisi gibi görünebilir. Ancak bir gazete yaparak vicdanlı görünmek mümkün değildir. Çünkü hayat sizi sürgit sınamaktadır. Kestirilmez virajlar sizi savurmak için elinden geleni yapar. Dayanak noktanızın sağlamlığı, fikrinizin sahiciliği sizi yolda tutmaya yetmediğinde, iyot gibi ortaya çıkıverirsiniz. İdeolojik hassasiyeti olan bir gazete yapmak girişimci cinliğin yürütebileceği bir süreç değildir. Böyle yayınlar Excel tabloları ile değil kalem ve kâğıtla yapılır. Sadece bir konudan ırgalanmak, olmuş şeylere üzülmek bir iş değildir. Ancak bir başlangıç olabilir. Sonrasında neyin size değdiğini anlayabilecek aklınız, herkese de anlatabilecek cesaretiniz olmalıdır.

Bir eliniz Akif Beki’lerdeyken sol yanınızdan gelen ağrıyı duymanız mümkün olmaz. Yazdıklarınızın söylediklerinizin giderek hükümsüzleştiğini görürsünüz. Okurunuzla sohbetiniz kesilir, erirsiniz. Radikal, Milliyet’e ya da Cumhuriyet’e olduğu gibi zamanın değişimiyle okur kitlesi azalan bir gazete değildir. Tabanı yerli yerinde duran bu gazetenin yürümemesinin tek nedeni ‘mış’ gibi yaparak öyle görünebileceğini zannetmenin toyluğudur. Ne âlem sersem ne de herkes kördür. Google’dan devşirilerek yazılan yazılar da, kapitalist derviş müktesebatın döndürüp dolaştırıp sonunda zalime çaktığı selamlar da herkesin malumu olur. Böylesine adaletsiz bir dünyada, vicdan sahibi kimsenin uzlaşma dinleyecek hali yoktur. ‘Seni anlıyorum, söylediklerinde haklısın ama dünyada hep böyle işte’ diyen pelte bir retoriğe hedef kitlenin karnı toktur. Bu dünyadan memnunsanız neden sol gazete yapmalara kalkarsınız, değilseniz niye böyle mutlusunuz, sorusu yanıtsızdır.

Kapitalistin, menfaatperest bir bürokrattan farkı kendi çıkarını kurumunki ile mezcedebilmesindedir. Hâlbuki bürokrat önce ve sadece kendi pozisyonunun bekasını düşünür. O bakımdan bugün Türkiye medyası bürokratların elindedir. Yoksa vasatın iktidarının bu denli kuvvetli kurulmasının imkânı yoktur. ‘’Cüneyt Özdemir neden köşe yazar?’’ diye soran bir adama cevabım ‘Bilmiyorum ben daha Güneri Civaoğlu’nu çözemedim ki’’ olur. Hayatımda, ‘Yavuz Donat ne güzel demiş’ diyen bir insana rastlamadığımız halde o neden hep oradadır, NTV’de program yapacak bir dördüncü kişi yok mudur?  Ülkenin ve hatta dünyanın sayılı üniversitelerinden mezun gençlerin karın tokluğuna çalışmak için gönderilmiş özgeçmişleri tomarlar halinde çekmecelerde dururken, Yiğit Bulut neden haftada altı kez yazı yazıp televizyona çıkmaya yetişememektedir? Yerimiz mi dardır, yenimiz mi dardır? Sen ben bizim oğlan, devrinin sonu bir türlü gelmemekte, kifayetsiz muhterislerin iktidarı yıkılmamaktadır. Kapitalist patronların etrafı bürokratlarla çevrilmiştir.  Kendileri de kötüdür, çevreleri de…

Radikal’in bugünkü hali medyada allame postuna bağdaş kuranların kofluğuna bir örnektir. Buradan bir özeleştiri çıkacak mı, merakla bekliyorum. Zira Eyüp Can işbaşına gelirken büyük vaatler verdiği okuyucuya, gazetenin neden kapanma noktasına geldiğini de anlatmak durumundadır. Konu patronuyla onun arasında değildir. Haber alma hürriyeti üzerinden her yayın faaliyeti kamusal bir durumdur. Çıkmamış gazetenin başarısını köpürtenler, kafamızı devrim reklamlarıyla ütüleyenler, başarısızlığın sebebini de aynı cesaretle göğüslemelidir. Kendisine içerisinde bunca değerli gazeteci arkadaşımızla birlikte emanet edilmiş olan gazetenin şimdi bir internet sitesi olacağını öğreniyoruz. Üstelik yine bir sürü işten çıkarmalarla. Demek ki Radikal’i yönetecek birisini bulmaktansa Radikal, Eyüp Can’ın yönetileceği bir boyuta getirilmektedir. Hiç değilse küçükten başlaması daha iyidir. Çekmecelerde duran özgeçmişlere de yenileri eklenecekmiş ne gam… Bu ülkede fikri kaynakları çöpe atmak zaten uğursuz bir gelenektir.

Başar Başaran

basarbasaran@hotmail.com

twitter.com/nobasaran

Benzer Yazılar

Yorum Yap

Start typing and press Enter to search