Ne Güzel Komşumuzdun Sen Adalet Abla

In Genel

Zamanın ülkemizde tecelli eden ruhunu, kar tutkusunu varoluş sebebi yapmış dar kafalı muktedirler üflüyor. Karşısına çıkan her şeyi kendi emeline hizmet için kullanabilen bir fütursuzluk, içinde yaşadığı kavganın huzursuzluğunu bütün topluma yayıyor. Tarih, gerçek, demokrasi, bilgi, erdem, adalet gibi aklınıza gelen her kavram, yeri geldiğinde onlar açısından birer enstrümana dönüşüyor. Dün şöyle derken, bugün böyle diyorlar, yarın kim bilir ne diyecekler? Bunu bir avuç insandan başkası önemsemiyor. Manipülasyon ülkesinin tepe sersemi olmuş vatandaşları, onların yönlendirmeleri üzerinden siyasi pozisyonlarını alıyor. Kendilerine biçilen rol futbol seyirciliğine benziyor. Ayaklarını çime basmasınlar ama tribünleri doldurup, birilerini desteklesinler isteniyor. Zincirlerinden boşanmış bir düzen, elimizde avucumuzda ne varsa kendi rahatına araç kılmak için uğraşıyor. Hep birlikte ülkenin sahibi değil kiracısı gibiyiz. Ne bulursak bir daha lazım olmaz duygusuyla tüketiyoruz. Sanki tek devir şimdiymiş gibi yaşıyor, ne dünü ne de yarını önemsiyoruz.

Platon, yasa (nomos) ve akıl ( nous) sözcüklerinin etimolojik olarak ilişkili olduklarından dem vurur. Bundan muradı, toplumun iyiliği için herkesin gönülden uyacağı yasaların akıl yolu ile bulunacağını vurgulamaktır. Ne var ki, bu ilişkinin günümüz Türkiye’sindeki pratiği, yasanın faydacı akıl tarafından kendi amacına uygun kullanılması olmuştur. ‘’Yasayı bir kez delmekten bir şey olmaz’’ demiş bir lidere anıt mezar yapılan ülkede başka türlüsünün olacağını beklemek de safdilliktir.  Çıkarın belirleyici olduğu yerlerde yasa, ‘’işin görülmesinin’’ önündeki engele dönüşmektedir. Bu bakış açısının hâkim olmaya başladığı ilk liberal kırılmadan itibaren bu ülkede, hukukun ‘’iş yapacak adam’’ için gereksiz ayak bağı olduğu hususunda merkez siyasi görüşün dillenmeyen bir mutabakatı olduğundan söz etmek mümkündür. İstimin ardından geldiği bir yapıdır bu. Dolayısıyla ülkede göreli olmayan, değişmez bir doğrudan söz etmenin manası yitmiştir. Bir çocuk, daha gençliğe varmadan onlarca yapının yeniden ve yeniden değiştiğine şahit olmaktadır. Ne bir ciddiyet ne de süreklilik kaygısı güdülmektedir. Hakim üslup devlet bakışından ziyade bir müteahhit algısı ile belirlenmektedir.

Şahit olduğumuz topyekûn bir araçsallaştırmanın arsızlığıdır. Amaca giden her yolun meşruiyet kazandığı iklimde, yolların çeşitliliği günden güne artmaktadır. Ortak iyiliğimiz için esnetilmez ne kadar kabulümüz, idealimiz varsa birilerinin faydası adına eğilip bükülmektedir. Oysa bunlar toplumlar için, geçici öznelerin bugüne dair özlemlerinin çok ötesinde bir yerde, geniş zamanın korumasında bulunması gereken kazanımlardır. Bunlar bir amaca yönelik değil bizatihi kendileri amaç olan kavramlardır. Herkese yararlı olmaları ancak bu özerklikleri sayesinde mümkündür. Yoksa bir yemeği bozulması pahasına elde etmenin kime ne faydası olabilir? Bugün böylesi derinlikli bir kavrayıştan yoksun, tüccarca bir sathilikle iğdiş edilmektedirler. Kavramların tekil olgularla kurdukları ilişki kendilerinin etkilenmeyecekleri tek taraflı ve belirleyici bir ilişki olmalıdır. Olgu her zaman kavrama tabi olmak zorundadır. Kavramların olgulara bağlandığı yerlerde kaos başlar. Hiçbir kavram onu iğfal edenin inayetine bırakılamaz. Onlar toplumların bedeller ödeyerek edindiği doğrularıdır.

Liberal bir restorasyon sürecini alaturka bir hoyratlıkla yaşadığımızı görmekteyiz. Eski rejim yaralı bir aslan gibi devrilirken açığa çıkan kavramların her biri bir mücadele alanına dönüyor. Hukuku fethetmek, demokrasiyi ele geçirmek, birlik duygusunun sahibi olmak gibi tuhaf girişimlere tanık oluyoruz.  Gözü dönmüş bir parsa kapma savaşı hayatımızı belirliyor. Bugün ülkede maalesef bu didişmeden arî hiçbir mekanizma kalmamıştır. Sınava girecek öğrenciden okula atanacak öğretmene, hakimin aldığı karardan askerin verdiği emre, kullanılma durumunda olan her inisiyatif artık bu kavganın zeminidir. Şaşmazlığına inancımızın olduğu, adamına göre farklı sonuç verdiğinden şüphelenmediğimiz herhangi bir kaideden söz etmemiz mümkün değildir. Bu ülkenin adeta kaderi ile baş başa bırakılmış insanlarının güveneceği bir yapı kalmamıştır. Adalet duygusunun somut gerçekliği giderek kaybolmaktadır.  Bir cepheye ait olmayan vatandaş için gündelik hayat giderek zorlaşmaktadır. Faşizm, tam da böylesine tarafsızlık imkânının yittiği anlardan doğar. Güç, güçsüzün de onayıyla belirli ellerde temerküz eder. Bu söylediğim yalnızca iktidar için değil muhalefet ve sermaye için de geçerlidir. Yapılar ana damarlarlar halinde bloklaşırlar. Olanaksızlık zayıfı güçlüye doğru itmektedir. Bütünde erimek farklılığından vazgeçmek demektir. ‘’Aynı bağın gülü’’ olmaya gönüllü rıza, ancak yalnızlığın bu denli ürkütücü olmasıyla ile sağlanır. Totaliter iklimler griden nefret ederler. Safı seçmek ve safının gereğini yaparak, getirilerine talip olmak kargaşanın kuralıdır. Kurtlar sofrasına dönen ülkede yalnız kalan ezilmektedir. Bu açından bugün Türkiye’de tarafsız ya da sıradan insanın iyiliği adına mevcut yapılardan bir ihsan beklemek naifliktir.  Kavganın unsurlarının bütün planları, eski tanımlarla tarif edilemeyecek bu kaotik ortamda, kendi kontrol alanını arttırmak ya da en hafifinden muhafaza etmektir. Bütün kavramlar imtiyaz sahipleri arasında yaşanan çekişmenin silahlarıdır. Bu çerçevede hukuktan söz etmenin karşılığı, faydasız bir nostaljidir. Kimsenin gözü kimseyi görmemektedir.

Miadı dolmuş rejimin fasl-ı hazanında kopan şu fırtına bir yağmanın göstergesidir. Yağma, niyetin üstünü ötmenin artık mümkün olmadığı bir andır. Açıkça ele geçirmeye dönük olan bu eylemden adalet ummak, cinayette merhamet ya da tecavüzde şefkat aramak gibi beyhude bir beklenti olur. Çünkü böyle bir anda menfaatin buyruğu etiğin çağrısını bastırmış, ahlakın üzerine çıkarak, kendi varoluşunu gündeme dayatmış olur. İnsan zekâsının kendisini vicdan karşısında aklayabilen yetisi devreye girdiğinde artık kimse çıkarını düşünmenin meşruiyetinden kuşku duymaz olur. O anda söz rakam karşısında yenilir. Manevi maddiye boyun eğer. Tutarlılık istikrar için feda edilir. Dışarıda kalanların midesini bulandıran pay kavgası bir cinnet halinde büyür, her yana yayılır.  Dünyeviliğin diş gıcırtısı duyulmakta, halkın bir arada yaşamasına yarayan harç giderek kopmaktadır. Böyle zamanlarda nereden gelinip nereye gidildiği muğlâklaşır. Yoldan ziyade bir durak, hatta son durak hissi gelir içimize oturur. Bu durumlar sıradan insanın emniyet duygusunu yitirdiği anlardır. Kopan her kavga, menfaat duygusu gelişmemiş olanlar için hayata inancın yeniden sarsılmasına sebep olur. Gazetemizin ‘’Yiyin birbirinizi’’ derken duyduğu tiksinme hissi, gelir toplumun temiz insanlarını bulur.  Kavga şedittir, taraflar şirrettir. Yozluklarının karşısında zaman bile çözülmektedir.

Bu ülkede yaşanan sıkıntılar üzerine tez üreten iki hâkim görüşten biri, yaşadığımız sorunların yeteri kadar kapitalistleşmediğimiz için olduğunu söylerken, diğeri ise kapitalistleşme çabasının zaten tüm bunlara sebep olduğunu iddia etmektedir. Hukukun uygulanışının siyasetteki güce tahvil oluşu iki görüşün mutabakatla karşı çıkmaları gereken bir durumdur. Zira ne ileri kapitalist ülkelerde, ne de sosyalizmin mantığında böyle bir duruma rastlamanız mümkün değildir. Burada sosyalistlerin aldıkları tavrın genelde tutarlı olduğunu teslim etmekle birlikte, liberallerin bu konudaki eleştirilerini gündelik siyasi kaygılarının el verdiği ölçüde dile getirdiklerini görüyoruz. En büyük yanılgı budur. ‘’Hukukun üstünlüğü’’ bir söz kalıbı değil toplumun amaçlarından birisi olmalıdır. Bunun nasıl olacağı, neyin doğru, neyin yanlış olduğu gibi sorunlar hukuk dilinde ifade bulduğu gibi ağır ve çetrefil değildir.  Kariyer ve fayda hesaplarını bir parça geriye itebilmiş bir akıl zaten her durumda neyin doğru olduğunu sezebilmektedir. Platon’un sözünü ettiği akıl ve yasa uyumuna bir de hakkaniyet içeren bir bakışı eklemek her durumda doğru tavrı belirleyebilmemiz için yeterlidir.

Başar Başaran

basarbasaran@hotmail.com

twitter.com/nobasaran

Benzer Yazılar

Yorum Yap

Start typing and press Enter to search