Kanında Arsenik Olan Adamı Kim Duyacak?

In Genel

‘’Soldan yazmak üzerine bir dertleşme’’

 

Ülkemizde sol medyanın eleştirilerinden çekinen bir sermayenin varlığından söz etmek şansımız ne yazık ki yoktur. Sütünde ağır metaller bulunan annelerin, öksürük krizlerinde tükenen işçilerin yahut tersanelerde ardı kesilmeyen ölümlerin sebebi olanlar için ana akım medyanın dikkatini üzerilerine çekmek asap bozucu olsa da, basının solundan gelecek tepkiler çok da can sıkıcı olmaz. Yani bu ülkede işçilerin hakkını işveren karşısında savunmak tercihi burjuva medyasının elinde bulunmaktadır. O yüzden ezilenin sesi ancak piyasanın örümcek ağlarına benzeyen çıkar ilişkilerinin arasından geçebildiği zaman ve ölçüde duyulmaktadır. İnsanların kaderleri kendilerini teslim alan düzene emanettir.  O halde burada adalet bir inayet mekanizmasına dönüşmüştür.

Sermayenin gücünün devlet ve medyayı da içine alacak şekilde temerküz etmesi sonucu düzen karşısındaki birey artık yapayalnız ve güvencesizdir. Tüketirken de, üretirken de sahipsizdir. İcabında kanında arsenik de bulunur, radyoaktif yağmurlar altında da ıslanır, yıllar sonra bir sabah aniden kapının önüne de konulur. Ne feryadı duyulur, ne de hesabı sorulur. İnsan dediğiniz sermayenin bir sarf malzemesidir. Excel’de virgülden bilmem kaç hane sonra gelen bir rakamdır, yukarı veya aşağı yuvarlanır. Eti Gümüş AŞ’de çalışırken kurşundan cıvaya kadar türlü metalin etkisinde kaldığı için şimdi bir laboratuarda kan vermek için bekleşen onlarca işçinin tedirgin bakışları, içinde böylesine bir terk edilmişliğin çaresizliğini taşır. Üstelik onların yaşadığı bu tecrübe maalesef peşlerinden gelecek olan yeni hikâyeleri önlemeye de yaramaz. Zira sömürünün olduğu yerde eza, sömürülen için saat gibi dakik ve süreklidir. İnsan eliyle yaratılmış bir tabiatın sekmez kanunudur. Hülasa çekilen acıların tesellisi dahi yoktur.

KAMUOYUNU OLUŞTURAMAMIŞ YAYINCILIK DÜZENİN GAZ ALMA MEKANİZMASIDIR

Sol basının düzenin mağdurları için yetkin bir koruyucu olamayışında tirajlardaki azlığın ve dolayısıyla maddi yetersizliklerinin etkisi elbette yadsınamaz. Ne var ki bu durum bahanenin mutlaklaşmasının özrü de olmamalıdır. Bu yüzden meseleye yığınağın yanlış yere yapılıyor olduğu kuşkusu ile yaklaşmakta büyük yarar vardır. ‘’Acaba sol basında kalem oynatanların bir mekân ve konu daralması sorunu ile karşı karşıya olduğundan söz edebilir miyiz? ‘’sorusu üzerine birlikte oyalanmalıyız. Bence ırgalandığımız mevzuların çeşidine ve yapısına ilişkin düşündüğümüzde, evet, çoğunlukla bu durumla karşılaşmaktayız.  Pozisyon tayin edişlerimizin sıklıkla karşımızdakinin tavrına yönelik sürüklenen yapısı, bizi bugün bitmeyen bir savunma eyleminin içinde tutmaktadır. Bu tavır hep ‘birisine’ karşı oluşan, belirleyen değil, belirlenen bir tavırdır. Gösterdiğimiz tepkilerin çoğu kez kifayetsiz ve sonuçsuz kalması bir yana, zamanlaması ve sıralaması dahi kontrolümüzde olamamaktadır. Bunun, ülkenin içine girdiği ve şiddetini her gün arttıran liberal restorasyon bağlamında anlaşılabilir bir bocalama olduğunu teslim etmeliyiz. Saldırı ağır ve organizedir. Elbette Türkiye’de ve hatta Dünya’da sol muhalefette ortaya çıkan gerçekçi bir alternatif üretme krizinden söz edebiliriz. Ancak kurtulmanın ve silkinmenin bir yolu da mutlaka olmalıdır. Bu açıdan muhalefet yayıncılığı tarzlarımız üzerinde daha fazla ve derinlemesine kafa yormamız şarttır. Neyin karşısında nasıl durulacağından çok, bizim karşımızda nasıl duracakları üzerine birilerini düşünmeye sevk edecek yeni bir söylemin kurulması için çabalamalıyız. Şimdi hassasiyetlerini, gündemini ve tartışmayı oturtacağı zemini kendisi belirleyen bir yayıncılığa ihtiyaç duymaktayız. Zira kamuoyunu oluşturamamış bir yayıncılık, sadece düzenin gaz alma mekanizmalarından birisi olmaya mahkûmdur. Bu bağlamda gündelik pratiğimizde sol medyayı belirleyen sahnenin nasıl kurulduğuna yakından bakmamız yerindedir.

Burada bir etken olarak neoliberal Taraf gazetesini görüyoruz.  Bina edilen ‘’Yeni Türkiye’’nin bandosunu oluşturuyorlar.  Daha çok süreçte doğan, süreçle de biteceği izlenimini veren bir dönem gazetesi olduğundan söz edebiliriz.  Yayına şeklini veren ekibin bir misyon duygusu taşıdığı görülüyor. Bu halleriyle, olaylara yaklaşımlarında asla geri adım atmayan militanca bir inatçılık var. Ne var ki, meselelere bir ideologun inanmışlığından ziyade bir işadamının hırsıyla tutunuyorlar. Saklamadıkları dünyevilikleri ilk anda anlaşılıyor. O yüzden utanç duyma, rezil olma, pişmanlık hissetme gibi insani duygulara pek itibar etmiyorlar. Daha çok ‘işimize bakalım’ havasındalar. Çamur atıyorlar, izi kalıyor, kalmazsa bir daha atmaktan çekinmiyorlar. Kurumsal bir pişkinlikleri var. Kendilerine tahsis edilmiş sürprizsiz bir yolda, güvenle seyahat ediyorlar. Meydana gelen yeni durumlarda pozisyon almakta hiç zaman kaybetmiyorlar. Ülke bir sabah ‘şike’ diye uyanıyor, bir sabah ‘falanca dava’ diye, onlar bir an bile düşünmeden taraflarını buluyorlar. Her durumda düşman bellediklerine vurabilme becerileri, ‘1. Cumhuriyet’in yarattığı tüm mağduriyetlerle kurdukları araçsal ilişkiden kaynaklanıyor.  İkincisininkiler zinhar radarlarına girmiyor. Haklı bir yerden çıkarak tüm haksızlıklara yelken açabilmenin keyfiyetini haizler. Düzenin bir kısmına karşı muhalefet için geniş, etkili ve cazip bir platform olduklarından kendi çevrelerinin dışından pek çok önemli insan da o mecrayı kullanmayı tercih edebiliyor. Taraf kendi illüzyonunun devamını devşirdiği bu amorf halinin bekasını böyle katkılardan sağlıyor. Birçok insanın saf yöneliminde kendi durumunu meşrulaştırmanın yolunu buluyor.

 KİBİRLİ, ALAYCI VE KÜSTAH DİL

Böylesine planlı bir liberalizasyon süreci içinde, solda yazanlar kendilerini doğallıkla başta bu gazete olmak üzere tüm liberal-muhafazakâr ittifakın karşısında konumlandırıyor. Ne var ki, burada alınan tavırların ekseriyetle tepkisel olduğunu görüyoruz. Solun durumundaki güncelleme çoğu zaman muarızın yeni bir eyleminde ortaya çıkıyor. O bir hamle yapıyor, sol medya buna dönük eleştirisini ortaya koyuyor, oyun hemen her defasında bu şekilde oynanıyor. Sol basın içinde her birimiz, daha önceden hiç görmediğimiz bu tuhaf yayınlar ve onların yapıp etmeleri karşısında adeta tutuluyoruz. ‘Bu kadarı da olamaz’ duygusundan bir türlü kurtulamıyoruz. Bu açıdan travmatik durumlara asla inanmayan aklı temsil ediyoruz. Kalakalıyoruz. Ancak başta Taraf olmak üzere süreci sürdüren bu çevrelerin soldan gelen tavırları mıknatıs gibi üzerlerinde toplamaları kendileri açısından işlerin yolunda gitmesine yarıyor.  Çünkü onlara bir söz söylemeden geçmeyen günün sonunda tartışma zemini ve dahası konsantrasyonumuz bu yapıların üzerinde toplanmış oluyor. Böylece karşı tarafa hak etmediği bir etki alanı genişliği sunulurken kendi muhalefet vizyonumuz da daraltılmış olunuyor. Üstelik bu çabalarımız çoğu kez karşı cephenin profesyonelliği karşısında etik bir itirazı dillendirmek naifliğini de içeriyor. Sözgelimi parça başı iş yapan bir yazarı düştüğü ahlaki açmazla sıkıştırabileceğimizi düşünüyoruz. Mahcup etmek silahının sadece utanabilenler karşısında bir etkisi olduğunu, bu yeni süreçte sıklıkla unutuyoruz.

Burada dönüşümün gramerini belirleyen ’genç sivil’ dilin yozluğuna ve solun üslubuna olan etkisine de dikkat çekmek isterim. Kullananın olası haklı argümanlarını dahi boşa çıkaracak derecede kibirli ve alaycı olan bu dile ayak uydurma çabasından mutlaka sakınılmalıdır. Altın tepside sunulmuş zaferlerin sindirilmemiş, hazımsız üslubu, içerisinde hiçbir kutsal barındırmayan liberal bir söylemin taşıyıcısıdır. Sözünü ettiğim ‘Karpuz kesecektik’ yollu mizahı küstahlıktan ayıramayan, öfkeyi hasetle karıştıran, kendi duymadığı hassasiyetlerin üzerinde empatiden yoksun tepinen, genç desem masum değil, sivil desem cesur değil, gülümsemeyen sırıtan, laubali bir tavırdır. Kapitalistleşmenin içerdiği kaygan menfaatperestliğe koşullanan marazi bir ironiyi içinde barındırır. Unutmayalım ki sürekli ironi insanı gerçekten koparır. Melankolik bir inançsızlığın mütemmimidir. Dolayısıyla mukaddesi olmayan bu sevgisiz dil, solun öğrenebileceği bir dil değildir. Ne kullanmak ne de ‘’hak ediyor’ duygusu ile buradan konuşmak ona yakışmaz.

CİHANGİR – SANTRAL HATTI.

Taraf konusunda sol cenahta düşülen önemli bir yanılgı da, bu gazeteyle olan tartışmaları, sanki sol içi bir polemik gibi hissetmektir. Bu duygu gazetenin içerisinde zamanında sola bulaşmış bazı isimlerin varlığından kaynaklanmaktadır. Oysa bu isimler ve ait oldukları çevreler çok önceden soldan kopmuşlardır. Elimizde Murat Belge’yi sol adına Yılmaz Özdil’den fazla ciddiye almak için yahut Melih Altınok’a Ertuğrul Özkök’den daha çok kızmak için nesnel hiçbir sebebimiz yoktur. Bu isimlerin bir jargon alışkanlığıyla soldan konuşabilmeleri bizi bir yanılsamaya iter. Bizleri böylesine kızdırabilmeleri artık işlevini yitirmiş bir mazinin marifetidir. Bunun neticesinde bizler kendimizi sol içi bir tartışma kisvesi altında yeni sağın ideologları ile didişirken buluruz. Aslında sorun bir konumlanma sorunudur. Sağ değişmekte, sol buna ayak uydurmakta bocalamaktadır. Meselenin tarifini buradan yapmak yazının başında sözünü ettiğimiz yığınağın nereye yapılacağını anlamak için elzemdir. Yoksa eski dostlukların hıncı ile girişilen mahalle kavgalarının sonu gelmeyecektir. Bu solda yazan herkesi kısırlaştıran dahası lokalize eden bir problemdir. Dünyanın ve ülkenin geri kalanında olan sorunlara ilişkin kalem oynatanlarımızın sayısı, Cihangir- Santral arası polemiklerle vakit kaybedenlerimizden çok daha azdır. Yeni yetişen yazarların, gençlerin büyük emekle yürüttükleri internet sitelerinin, ağırlıklı mevzularının buralarda düğümlenmesi sol adına bir zaman kaybıdır.

Kanlarında arsenik dolaşan işçilerin memleketinde solun kaçınılmaz gündemi düzenin alternatifini bir an önce üretmek için tartışmaktır. Abur cubur meselelerin içinde savrulmaktansa bizden saklanan gerçeğin üzerine kafa yormalıyız. Elbette hadsize had bildirmek yoksula esvap giydirmek gibidir. Bu anlamda polemiğin ve teşhirin önemi yadsınamaz. Ancak derdimiz kişilerle değil onları ortaya çıkaran ortamla olmalıdır. Birinin lafına değil söyleme ve bağlama eleştiri getirmenin yüküne girmeliyiz. Karşımızda oluşan bu güruhun adını koymak, olgusal hezeyanlarında boğulmaktansa denk geldikleri kategorilerin tanımını yapmak gerekir. Herkesle kırk kere uğraşacak vaktimiz yoktur. İnsanları ait oldukları yerlere koyarak yolumuza devam etmeliyiz. Bir kayıkçı kavgasının tarafı değiliz, olmamalıyız. Eleştirinin hakkını vermek, sözümüzü yıkılmayacak kadar sağlam temellendirme sorumluluğunu hissetmek önemlidir. Ancak böyle yaparak zeminini kendimizin tayin ettiği tartışmalarda, manipüle edilmeden yazabiliriz. Kalem oynatırken eğlenmeye, aldanmaya vaktimiz yoktur. Kapitalizmin çığrından çıktığı dünyada her alanda solun namuslu sesine ihtiyaç vardır. Bu anlamda başkasını değil en azından bir süre kendimizi dert edinmeliyiz.

Başar Başaran

Twitter.com/nobasaran

basarbasaran@hotmail.com

Benzer Yazılar

Yorum Yap

Start typing and press Enter to search