Ekranlardan Kayıp Giden Altyazıllar Kimin Kucağına Dökülür?

In Genel

Karanlık bir sabahta şarkılı bir televizyon programına altyazı olmak da var. Zorlanmış neşeden sırıtan şu makyaja benzeyen hayattan böyle çekip gitmek. Otuz kişinin içinde bir küsurat olmanın, huyundan suyundan çıkarak sadece bir rakama dönmenin ihtimali de var. Paçalarından biri dizine çıkmış, bir yeni uyanan görür seni, sakalını kaşır, yüzünü ekşitir, kanalı değiştirir. Peki, ekrandan kayıp giden altyazılar kimin kucağına dökülür? Bunu anlamadan yaşamak da var. İntikam yeminleri etmek, barutun dumanı burnunda bir kaya dibinde gizlenmek, kaçmak, kovalamak, bitmeden, durmadan kendini düşünmek de var. Hâlbuki ne zor geçmiştir senin gecen, kimse anlamaz. Ölmekten beterdir korkusu, kokusu, bunu düşünmeden, isyan etmeden, gerçekten üzülemeden, nefes almayı yaşamak zannetmek de var.

Çok kişi aynı anda ölünce yazılıyor bu yazılar. Bir başına gidenlerin yalnızlığından utanmadan. Ah şu kısıtlı infial duygumuzun sayılarla olan patetik ilişkisi… İyi bir kazağı çok para olmasından anlıyoruz, acının büyüğünü de çok ölüm olmasından. Ruhumuz, algımız, piyasanın kurallarına teslim olmuş, ırgalanacaksak da onun ölçüleriyle deniyoruz. Bu kadarı da fazla, diyoruz. Ne kadarı az acaba?  Bunu ancak ‘bir kişi’ dediğimiz şeyin kendimiz olduğunu varsayabildiğimiz zaman anlarız. Bir türlü üstesinden gelemediğimiz şu ‘büyük’ hayatımızın, sevdiklerimizin, düşüncelerimizin, yaşadıklarımızın, hayallerin, özlemlerin, bütün hepsinin aslında sadece ‘bir kişi’ olduğunu düşünebilirsek, vakitsiz bir ölümün ne demek olduğuna da vakıf olabiliriz. Ne var ki biz kendimizden başka birisini umursama yeteneğimizi çoktan yitirdik. Modernliğin mütemmimi olarak bencilliğimiz duygu çemberimizi her gün daraltıyor. Bireyselliğimizle kendimizden geçip, dünyayı kişisel kaygımızda duymaktan öteye gidemez oluyoruz. Varlığımızı, mutlak sandığımız gündelik dertlerimizin üzerine bina edip, kurduğumuz çatının sağlamlığından hiç şüphe duymuyoruz. Ya da bilakis o kadar kuşkuluyuz ki, yıkılmasın diye kimseyi oraya yanaştırmamak için elimizden geleni yapıyoruz. Haberler bize ondan değmiyor, şu gördüklerimizi film sanıp sonuna doğru uyukluyoruz. ‘Ne kadar izlersek o kadar az yaşarız’ diyor Guy Debord. Biz artık sadece izliyoruz.

BAŞKASININKİNİ PAYLAŞAMAYAN KENDİ ACISINI DA HİSSEDEMEZ

Marazımızı konuşurken dürüst olmazsak deva bulamayız. O halde düşünelim, bugün ödenmeyen bir senet mi canınızı daha çok sıkıyor yoksa patlayan bir bombanın haberi mi,  bu sabah bir savaşın içinde parçalanan onlarca çocuk mu keyfinizi kaçırdı, lodostan ağrıyan başınız mı?  Sözünü ettiğimiz insanın insanla kurduğu en varoluşsal bağın kopmasıdır. Sevmek de, başkası için üzülmek de tıpkı koşmak, zıplamak gibi insanın kapasitelerindendir. Nasıl yaşlandıkça eskisi gibi koşamayan birisi varsa kapitalist modernitenin içinde de giderek üzülemeyen insanlar var. Ne var ki başkası için hissedilememiş bir acı artık kendimiz için de aslında olduğu gibi duyulamaz olur. Çünkü paylaşabilmek bu duygunun asıl kavrayışına ermek demektir. His bundan çıktıkça mahiyetinden de sapar, başkalaşır. Acı çekebilen bir neslin yerini neden acı korkusundan kıpırdayamaz bir neslin aldığını düşünelim. Ancak darağacındaki arkadaşına sahiden üzülebilenler sıraları geldiğinde kendi iskemlelerini tekmeleyebildiler. Onların çektiği acılar bizimkilerden az değildi ama eylemsiz kalamadılar. Her şey takas imkânıyla kaimdir. O yüzden bir hayatı gerçek bir hayat yapacak olan ondan bile vazgeçebilme iradesini göstertebilen bir idealdir. İnsanın kapasitesi ancak böyle hayata geçer.

Kapitalizmin ortaya çıkardığı insan kendi kaygısına kapanıp, sıkıntısı içinde böylesine yalnızlaştığı için acılardan korkar oldu. Başkasının dayanılmaz acısına kılımızı kıpırdamazken kendi basit telaşlarımızı büyük bir hadise gibi yaşamamız bundandır. Demek ki başkasının acısını duyamayan birisi kendi öz acısının manipüle edilmesini de önleyememektedir. Benliğiyle arasına giren bir başka etkinin onu yönlendirmesine tabi olmaktadır. Kariyer, güvenlik, konfor, düzene dair başarı, statü yükseltmek telaşı gibi duygular birleşerek onu korku ve eylemsizliğe sevk eder. Başkasının acısıyla kurulan bağın kuvveti aynı zamanda zalimle mücadele etme gücünü verendir. Bu yeni durumda artık unutmak için uğraşmaya gerek bile kalmaz. Olan biten çabucak geride kalır.  ‘Safları sıklaşmayanların arasında siyah bir koyun gibi şeytanın dolaştığını görüyorum’ diyor Hz. Muhammed. İşte burada insanların arasında dolaşan şeytan onların düzene teslimiyetidir. Acılar insanlığın tıpkı aşk gibi en doğal örgütlenme biçimidir. Ölü evine taşınan yemekler gibi, elden ele uzanan bir sandalye gibi, ağlayan bir arkadaşın peşinden balkona çıkmak gibi, söylemeden, bilmeden sadece paylaşılır. Acı ile örgütlenememiş bir toplumun yalan bir sefa ile parçalanması doğaldır.  O yüzden asıl dert acı çekmek değil, sahiden acı çekememektir.

Bu sebepten infialimiz sınırlıdır. Gündelik hatta anlık homurdanmalardan ibarettir. Sonra karnımız acıkır, patron işe gelir, çocuk ağlar, hayata kapılır gideriz. Buradan kesintisiz bir tavır çıkması mümkün değildir. Otuz yıldır evlatları yiten bir halkın el ele o dağlara yürümemesi, orada yatıp orada kalkmaması, bu lanetin sonunu getirmemesinin sebebi bu atalettir. Herkes kendi başına gelmeyenin sevinciyle susmaktadır. Gizlice masaların altına vurulan eller, içimizden edilen şükürler, birazdan öleni öldüğünle bırakıp, evlerine çekilirler. Başkasının sırtını sıvazlamakla acılar tükenmez. Düşen koru yerden alıp avucumuzda tutabilmek gerekir. Hala ağlayabildiğimizden emin olana dek sıkmalıyız. Böyle olaylardan sonra nasıl olup da hayatımıza kaldığımız yerden, aynı şekliyle devam edebilmemizin tuhaflığı üzerinde düşünmeliyiz. Gösterdiğimiz tepkilerin kifayetsizliği üzerinde durmalıyız. İnternette öfkeden, üzüntüden naralar basmakla hangi yağmamış yağmurun bulutunu ziyan ettiğimizi anlamalıyız. Bizim gazımızı kimler ne için almaktadır? Bir an için sakin olup yaşadığımızın mahiyeti üzerine uzun uzun düşünmek vakarını göstermeliyiz. Politik bir şeyler söylemeden evvel sahiden burada olup olmadığımızı kendimize sormalıyız. Şu acıların bize gerçekten değdiğine emin miyiz? Yoksa kanıksanmış bir hayatın içinde kestirilebilir tepkiler veren, öğrendiği mecralarda kumla oynayan ve hep aynı şeyi yapmaktan sıkılmayan robotlar gibi miyiz?

 

Başar Başaran

Twitter.com/nobasaran

basarbasaran@hotmail.com

Benzer Yazılar

Yorum Yap

Start typing and press Enter to search