Birgün Herkes 15 Dakikalığına Mağdur Olacak

In Genel

Her düzenin kendi makulleri vardır. Özgürlük ya da esaret duygumuz bu çerçevenin sınırlarıyla yaşadığımız ilişki ile ilgili bir durumdur. Tıpkı insanlar gibi fani olan sistemler, ancak duvarlarını müdafaa edebildikleri ölçüde yaşarlar.  Bu açıdan zaman ve insan, düzenin en büyük düşmanlarıdır. Çünkü değişim ve devrimi içlerinde barındırırlar. Tarih bir anlamda düzenlerin yıkılması üzerine bina olur. Ne insanlığın uzun uyku dönemleri ne de artık tarihin sonunun gelmiş olduğu varsayımları bu müthiş devinimin sonunu söyler. Varoluşun yazgısı devrimdir, o halde insan ve zaman oldukça, düzenler yıkılacaktır. Ne var ki, bu dönüşümde her yıkılanın yerine hep daha iyisinin geleceğini müjdeleyen bir pozitif ilerlemeden söz etmemiz mümkün değildir. Bu anlamda tarih doğrusal bir ilerleyişten ziyade sıçramalar, salınımlar gösteren düzensiz bir işleyişe sahiptir. İnsanlığın yükselen dönemleri, alçalan halleri ve durgunluk zamanları olmuş ve hayat bunların hangisinin ne zaman olacağına ilişkin asla bir sıra takip etmemiştir. Kötü bir dönemin ardından daha beter bir dönemin gelebildiği bedbaht zamanlar da yaşanmış, birdenbire umudun doğduğu aydınlık sabahlara da uyanılmış, dünya ketum bir kaptanın belirlediği rotada seyrine devam etmiştir.

Düzen kendisini yazılı ve yazılı olmayan kurallarla güvence altına alır. Ödül ve ceza onun savunma yöntemleridir. Sistem hoşuna gitmeyecek davranışlar karşısında ceberut, onayladığı eylemlere yönelik de cömerttir. Ceza insanı korkutmakta, ödül ise onun davranışlarını düzenin arzusuna göre manipüle etmektedir.  Normallik tanımını tekeline almış bir düzen açısından bunun dışında kalan her varoluş marjinal olarak ötelenmekte, ve tecrit edilebilmektedir. Normalliğe övgünün sınırı yoktur. İçinde sorulardan bigane yaşamanın ödüllendirilmediği hiçbir yapı bulamazsınız. Bu kural aileden fabrikaya, okuldan ülkeye her sistemde böyle işler. Bu durum insandan varlığının temelini oluşturan bir özellik olan devrimciliğinden vazgeçmesini beklemektedir. Çünkü devam eden bir hareketin içinde bir an kendilerinin avantajlı olduğunu düşündükleri bir pozisyonu yakalayan düzen sahipleri her zaman dünyayı o haliyle durdurma gayretine girerler. Kâğıtlar bir daha karılmasın, bu oyun hiç bitmesin isterler. Bu bakımdan oldukları biçimiyle insan ve zaman onların en azılı düşmanları olmaktadır. Her ikisini de değiştirmeye, yeniden tanımlamaya girişirler. O bakımdan insanın bu cendereden çıkmasının yolu kendisine tanımlanan rolleri reddetmesinden geçer. Normallik dayatmasına alabildiğince anormalleşerek karşı çıkabilmek direnmenin ilk şartıdır. O bakımdan devrimci ve sorgulayan insan düzen açısından ‘’yanlış’’ olmaya mecburdur. Eleştirel bakışını ve eylemselliğini asla kaybetmemeleridir. Gerçekten yaşamasının tek imkânı uyanık kalmaktır. Ne var ki insan törpülemekle mahir sistemlerin içerisinde bu çok zordur. Bireyin yalnız olduğu yerde sistem inadına örgütlüdür. Ona ödüller vadeden bir yola teslim olmaya ikna ederken, bir yandan da aksi bir durum için aba altından sopa göstermeyi hep sürdürmektedir. Burada düşmenin sınırı yoktur. Bu korku düzene biatın  şartıdır.

Düşme endişesini gerçek ödüller ile takas edebilme şansını yakalayan insan ‘’başarılı’’ insandır. Bu durumda sistem kendisine rızasıyla teslim olan birey açısından reddedilmeyecek imkânlar sunan cömert bir yapıya dönüşmüştür. İnsanın içinde Değişime ve iyiye dönük itiraz şiddetini yitirmiştir. Daha çok dilde ortaya çıkan bir sızlanma eylem açısından tam bir tembelliği beraberinde taşımaktadır. İnsan devrimciliğini bir yana bırakmış, vicdanının kendisini sıkıştırdığı yerde ‘’devrimcilik’’ oynamaya başlamıştır. Konforu yakaladığı düzenin içinde geçen kısa yaşam döngüsünün zarar görmeden devamı için çabalamaktadır. O sistemin güzel yüzü ile karşılaşmış, çirkin yüzünü ise iki kadehin sonunda hatırlanıp küfür edilecek bir mitosa çevirmiştir. Adaletsizlik kapının dışında yaşanan bir gerçekten ziyade adeta bir ürkütücü bir masala dönüşmüş, söylenmesi gerektiğinde adından söz edilir bir muhabbet konusu olmuştur. Başarılı birey haksızlıktan direkt etkilenmemekte ya da etkilenmediğini düşünmekte, bu haliyle aslında onun bir parçası olduğunu ise aklına hiç getirmemektedir. O teslimiyetin getirdiği güvenin tadını çıkarmaktadır. Sırtında yumurta küfesi yoktur ve kendi konforunun yüklenicisi olan diğerlerinin kaybetmişliği ile ilgili yapacak bir şey aklına gelmez. Örgütsüzlüğü ve hayatı mutlak zannetmesi onu giderek etkisizleştirir. Mücadele dediği naif ve romantik bir üzüntüden öteye gitmemektedir. Sistem tam da burada bireyin içinde birikenleri zararsızca atması için ona türlü olanaklar sunmaktadır. Bugün için sosyal medya sızlanmalarını, tramvay durağı buluşmalarını ya da bilumum küçük zararsız protesto eylemlerini bu minvalde sayabiliriz. Böylece diğerleri için bir şeyler yaptığı düşüncesine kavuşan birey rahatlamış biçimde hayatına dönebilmektedir.

Başarılı bireyin sistemle ters düşüşü onun mevcut durumunun tasfiyesi ile ortaya çıkar. Bir gün gelmiş ve haksızlığa uğraşmıştır. Aslında bir nedenden öyle gerekmiş ve düzen, ona da herkes gibi davranmıştır. Fakat o buna alışık değildir. Bastırdığı her korku bir anda geriye dönmüştür. Birey başarılıyken bildiği ama kendisinden uzakta olduğu için yok saydığı tüm haksızlıkların kendisine hücum ettiğini düşünmektedir. İlk kez bu kadar haklı olmanın duygusu başını döndürmektedir. Ona göre bundan daha haklı olmanın imkânı yoktur.  Dolayısıyla herkesin kendisine destek vermesini beklemektedir. Bir kavga her zaman uzlaşıdan daha sahicidir. Tehdit altında hissettiği varlığının farkına varan insan yaşamaya başlamıştır. Onun bu uyanışı, uyanık olanlar için çoğu zaman hem komik hem de acıdır. Düşenin çığlığı yerdekilerin vakarı yanında kulakları tırmalamaktadır. O, sistem karşısında önceden sahip olmadığı bir örgütlenme arzusu duymaktadır. Ancak aşağıdakiler için kontratı düzen tarafından feshedildiği anda muhalife dönüşen bu bireyin ruh halini anlayabilmek mümkünse de gösterdiği tavrın samimiyetine güvenmek pek kolay olmaz. Zira diğerlerinin içinde, düzenin korumasında mesut seneler geçirdikten sonra, ancak ‘’nasırına basıldığı an’’ da atılmış bir çığlığın kendi ayaklarının acısını da dert edindiğine ilişkin bir his oluşmaz. ‘’Neden şimdi ?’’ sorusunun gölgesi ortaya konulan itirazın üzerinden bir türlü gitmez. Taşın altına hiç koyulmamış bir elin, ortadan taş kalktıktan sonra ‘’taş’’ diye tutturmasını bir parodi gibi izlerler. Düşen bireyin trajedisi zaten aşağıda olanlar açısından içselleştirilemez. Kurulan ilişki seyirci-oyuncu ilişkisinden öteye gitmez. O bakımdan ezilenler, eskinin başarılı bireyinin adaletsizliğin kurumsallaştığı yapıyla içli dışlı geçirdiği ‘’sessiz yıllarını’’ unutmalarını bekleyen gözlerinden gözlerini kaçırırlar.

Kendi başına güçlü durumda olan bir insan için bağlayıcı ve ağır bir yük olan ideolojik tavır, o güç elden gittiği anda insanı sistem karşısında müdafaa eden bir kurtarıcıya dönüşmektedir. Tepede başarılıyken tarafsızlıkla gönenen insan, oradan düşmesi halinde bununla ancak taraf olarak başa çıkabilir. Birey ancak düzen kendisinden ümidi kesince ideolojik bir hassasiyete başvurmaktadır. O halde onun tavrı sitemde belirleyici olacağı yerde sistem onun davranışını belirlemektedir. Birey edilgen bir özne haline dönüşmektedir. Bu onun yaşantısındaki bütün yapıp etmelerinin asıl sahibinin sistem olması demektir. O halde tepedeki ideolojisiz hayatların hiçbirinin güvencesi yoktur. Yalnızdırlar, ve sistemin inayetine muhtaçtırlar. Düştükleri anda bu güvencesizlikleri ile yüzleşmektedirler. Aşağısı bu açıdan elbette örgütlüdür. Ancak sistemin dışında kalmış bir örgütlülüğün gücü onu sistemin içindeyken uygulamakla mukayese dahi edilemez. Dolayısıyla içeridekilerin uykusunun ağırlığı sistemin devamı için hayatidir. O kendisini dışarıdan gelecek itirazlar için zaten hazırlamıştır. Bu açıdan bakıldığında önemli olan herkes için adaletsizliğe, sistem insana mecburken karşı çıkmak çabasıdır. Yani yukarıdaki bir örgütlülüğün gereği gelip kendisini dayatmaktadır.

Bu olmadığı anda ne aşağıdaki, ne yukarıdaki ne de düşen açısından umutlu bir durum olması mümkün değildir.

 

BANU GÜVEN ÜZERİNE BİRKAÇ SÖZ

 

Bu son olaya bakınca sormadan edemiyorum, ‘’Banu Güven muhalefet için bir mevzi midir?’’ Kendisi herhangi bir mücadelenin hangi kilometre taşını oluşturmaktadır? Madem bir şekilde düzenin kadrine uğramıştır o halde niçin kesintisiz bir yaşayakalma savaşı yürüten diğer yanında yerini sessiz sedasız almamaktadır? Suskun senelerinde ülkeyi tozpembe zannettiğini ve bugün birdenbire bu rezilliğin farkına varmış olduğunu düşünemeyiz. O halde biraz da suçu kendisinde aramamalı mıdır?

Ana medyadan birisinin sansüre uğraması üzerine suskun kalmamız düşünülemez, ancak buradan bir kariyer devşirmenin açıkgözlüğüne de bigâne kalamayız. Banu Güven önce kendisiyle ve sistemle dost geçirdiği yıllarla hesaplaşmalıdır. Hala demeçlerinde gösterdiği mevcut düzene toz kondurmama özeniyle bu meselelerde sahici bir taraf alınamaz. Bir yapının eleştirisinin elifbası o yapı üzerine insanın kendisinin de rolünü içine alan bir sorgulamaya girmesidir. Banu Güven önce bunu yapmalıdır. Başbakan’a kendisinden inayet ve nedamet bekleyen bir mektup yazmak bir muhalefet tarzı değildir. Böyle bir sınıfsal kazanım tarihte yoktur. Ancak bir isim gündemde durmakta, Banu Güven’in haksızlığa uğradığı algısı diri tutulmaktadır. Oysa mesele Banu Güven meselesi değildir. Bugün ona olan yarın Mirgün Cabas’a olacaktır. Ruşen Çakır bundan ari midir? Dün Mustafa Hoş ayrılmak zorunda kaldığında Banu Güven ne yapmıştır? Bütün bu durumlar sermaye ve siyaset de dâhil olmak üzere bütün otoriteler karşısında dik durabilen bir tavrın gazeteciler içinde yerleşmesi sayesinde bir anlam kazanabilir. Yoksa mağduriyetler ancak sistem içindeki yeni kariyer imkânlarının birer nüvesi olarak değerlendirilmeye başlanır ki, asıl itibar kayıpları bundan sonra başlar. Bu gidişat bana ‘’bir gün herkesin 15 dakikalığına mağdur olacağı’’ yeni bir düzene doğru gittiğimizi söylemektedir.

Banu Güven için bir fıkra ile bitirelim. 12 Eylül zamanında askerlerce basılan solcunun evinde bir papağan varmış. Papağan duyduklarından olacak sürekli ‘’ Kahrolsun Faşizm’’ diyormuş. Doğal olarak sinirlenen askerler onu da alarak hayvanat bahçesine atmışlar. Papağan kafese girince adet olarak oranın kıdemli papağanları onu ufaktan sıkıştırmaya yeltenmişler ki bizimkinin sesi duyulmuş ‘’Hop ulan ben siyasiyim’’…

Benzer Yazılar

Yorum Yap

Start typing and press Enter to search