Bir, İki, Üç, Daha Fazla AKP

In Genel

Hayattaki hedefini insan belirlese de menzilini yol tayin eder. Zamanın ürkütücü gizemi buradadır. Nereye kadar gideceğimizi biz bilemeyiz. Dolayısıyla elimizden gelen doğru bir hedefe yönelmek gayretinden başka bir şey değildir. Göründüğünün aksine zor ve önemli bir işten söz ediyorum. Çünkü arzularıyla değerleri arasında yaşayan insanın aklı çoğu zaman karışıktır. Birbirine içine geçmiş amaç ve araçların benzerliğinde hangisinin asıl olduğunu sürgit şaşırır. Dersi geçmek midir hedefi yoksa adam olmak mı, çok para kazanmak mıdır yoksa iyi yaşamak mı? Mesafeler uzadıkça yolları da karışır. Arzuların değerlere galebe çalmasına mani olamamış bir insan yola çıkış iddiasından uzağa savrulur. Çünkü sahici bir yaşamda hedef yalnızca değerlerle örülüdür. Zira ihtiyaç ve arzuların amaca dönüştüğü yerde insan da çözülmeye başlayacaktır. Hani dümenindeki küçük bir sapmanın, yolun sonunda şehirler fark ettireceği bir gemi gibi bambaşka yerlere gidecektir. Hayat bir yanıyla düşündüğümüzden de uzun olabilir.  O vakit böyle hataların düzeltilmesine ilk gençlikte soyunmak en iyisidir.

İlyas Başsoy’un CHP’ye öğütlerini içeren kitabını (akp neden kazanır, chp neden kaybeder) böylesine amaçlarını şaşırmış bir bakışın sıkıntısını duyarak okudum. Bu bakımdan metni yanlış çizilmiş bir rotanın üzerine yapılmış dört başı mamur bir yol planı olarak kabul ediyorum. Zira yazar kitapta bir parti adına kazanmaktan anladığının yalnızca seçimi kazanmak olduğunu açıkça ortaya koyuyor. Ne var ki siyaset açısından seçim, aslında temsil edilen dünya görüşünü iktidara taşımak için mecbur olunan bir ara istasyondur. Bu bağlamda seçim sonunda bir parti için asıl kazanan da kendisi değil yönetme hakkını elde edebildiği takdirde halk olacaktır. En azından ideali böyledir. Çünkü bir muhalif partinin varoluş nedeni mevcut iktidarın dünya görüşünün halkın iyiliğine olmadığı düşüncesinden kaynaklanmaktadır. Burada dünya görüşünden kasıt kültürel, iktisadi ve sosyolojik yaklaşımların tümünü kapsayan bir kavrayıştır. Amaç ülkeyi kendi zihniyetine uygun bir biçimde yönetmektir. Dolayısıyla salt seçimi hedef alan bir stratejide amaç ve araç karışmış demiştir. Bu durumda çözülme başlamıştır.

SELİM TÜRKHAN Vs GÖBEĞİNİ KAŞIYAN ADAM  

İlyas Başsoy’un işin bu kısmıyla ilgilenmediğini, kafasındaki finalin seçimle sınırlı olduğunu getirdiği önerilerin mahiyetine baktıkça anlıyoruz. Seçimi kazanmanın hırsında, asıl itirazın ne olduğu konusu tümüyle es geçilmiş. Kitapta yazarın bu ülkedeki seçmenin sağ partilere gösterdiği teveccühün şifreleri üzerinde düşündüğünü ve çıkarımları üzerinden aynı yolu CHP’ye de önerdiğini okuyoruz. Kendisi AKP seçmeninin hassasiyetlerini mutlak kabul ederek buna uygun bir CHP politikası tasarlıyor. Ne zamanın ruhu, ne dünyadaki muhalif eğilimler, ne de AKP’nin paradigmasına tümden karşı çıkışlar ortaya koyuyor. Başsoy düpedüz AKP seçmenini kadir-i mutlak kabul edip, CHP’ye ‘ Bu ülkede sana göre seçmen yok, mal bu, buna göre davran’ diyor. Bunu yaparken bu seçmenleri siyasetsiz seçmen olarak tanımlaması bu ideolojisiz yaklaşımını temize çıkarmıyor. Çünkü aslında sandığa giden kimse siyasetsiz değildir. Başsoy  AKP seçmeni için CHP’ye AKP politikası önerirken bu insanların onları önceden etkilemiş olan siyasetlerden vazgeçirilme şansları olmadığını düşünüyor. Çünkü ona göre bu insanların düşünme becerileri pek yok.  Bu kabullerle kurduğu Selim Türkhan tiplemesi göbeğini kaşıyan adamın estetize edilmiş halinden öteye gidemiyor. Bilo, Keko göndermesi taşıyan, pejoratif bir fotoğrafın imlediği bir tipoloji için tamamen üstenci bir bakışla tüme varan kabuller ortaya koyuyor ki, bu ülke halkını çok ama çok hafife aldığını görüyoruz.

Aslında İlyas Başsoy CHP’den kendisine seçim kazandırtmayan bazı fazlalıklarından kurtulmasını isterken onu tam da AKP’den ayıran özelliklerinden bahsediyor. Doğal olarak ortaya koyduğu bu modelin en başta ontolojik bir sorun içerdiğinden söz edebiliriz. Yani yazar CHP’den kendi zihniyetini büyük ölçüde terk ederek, bilhassa iktisadi açıdan sağ zihniyete bürünmesini istiyor. Böyle bir söylem göçünün neticesi olarak da ona iktidar vaat ediyor. Bu açıdan bakınca Başsoy’un pek de yeni bir şey söylemediğini düşünebiliriz. Zira seçimleri kazanmış bir partinin izlediği yolu, diğer bir partiye önermenin oyunun kuralı açısından konforlu haklılığı aşikâr. Ne var ki ülkenin başında bu haliyle zaten bir AKP olduğunu o halde bir ikincisine neden gerek duyulduğunu anlamamız mümkün olmuyor. Yani böyle bir sürecin sonucu olarak CHP seçimi kazandığında halk için neyin değişeceği sorusu havada kalıyor. Burada partililer ve reklam kampanyasını yöneteceğini hayal eden Başsoy’dan başka herhangi birinin hayatının daha iyiye gideceğini düşündürecek bir durum görünmüyor. Demek ki en iyimser görüşle bile yazar, bu halk için iktidar değişimi adına artık küçük farklarla yetinmekten başka çarenin kalmadığını düşünüyor. Bir nüansın diyelim ki, CHP’nin AKP’den daha seküler olmasının hepimize yeteceğine inanırken, özünde sadece ‘ biraz da biz yönetelim’ demekten öteye gidemiyor. İşin bu yanına baktığımızda yazarın yaklaşımında gidişata yönelik üzüntü verici bir teslimiyeti görmekteyiz.   Bu metni o açıdan AKP’nin seçim başarılarına bir övgü ve hatta ‘pes’ demenin yeni ve şık bir yolunun keşfi olarak okuyorum.

BARAJLAR KRALI SÜLEYMAN

İlyas Başsoy CHP’ye önerdiği modeline referans olarak Mustafa Akaydın’a Antalya’da seçimleri kazandıran kampanyasını gösteriyor ve kitapta bir reklamcı olarak orada neler yaptığını anlatıyor. Bu çalışmaya baktığımızda Başsoy’un vurgusunun; hizmet, proje, zenginlik, büyüme, mega vs gibi kelimeler üzerine olduğunu görüyoruz. Kente kurulacak olan özel hastaneler ve özel üniversiteler sayesinde 12 ay çalışacak olan bir Antalya’dan ve onun potansiyel zenginliğinden söz eden bir kampanya ortaya koymuş. Halka kentin zenginliğini hatırlatırken durmadan ekonomik büyümenin faziletlerinden söz ediyor. Hizmet kelimesine gösterdiği özel vurgu ile kalkınmanın önemine dikkat çekiyor. Söyleminde kalkınma paradigmasının dünyayı ve ülkeyi getirdiği yere ilişkin hiçbir sosyal demokrat çekince görünmüyor. Bilakis AKP ile projeler yarışıyor. Birisi ‘süper’ diyorsa, beriki ‘mega’ diyor. Bu açıdan İlyas Başsoy’un ‘bu halk zenginlik ve proje seviyor’ yollu sözlerini Barajlar kralı Süleyman Demirel’den bir elli sene sonra sarf edilmesi nedeniyle keşif kabul edemediğimi söylemeliyim. Çılgın projeler karşısında eli kolu bağlanmış bir ülkenin içinde bu retoriğin sosyal demokratların ‘Bööyük Türkiye’ özlemi olmasındansa bir reklamcının rakibinin başarılarına öykünmesi olarak kalmasını diliyorum.

İlyas Başsoy eğitim ve sağlık da özel girişimi öven kalkınmacı kampanyasının seçimler sırasında Tayyip Erdoğan tarafından fark edilmesini çok önemsiyor. Kitapta Erdoğan’ın ilgisine mazhar olmasının sevincini okuyoruz. Doğrusu bu ya, ben de baktıkça Başbakan’ın bu kampanyayı çok beğendiğini düşünüyorum. Belki de kendisi Başsoy ile çalışmayı düşünmüş bile olabilir.  Fakat benim için sözünü ettiğim sorun tam da burada ortaya çıkıyor. Çünkü o kampanyada CHP yazan yerlerin yerine AKP yazmamızın önünde bir engel kalmadığı görülüyor. O halde bu yaklaşımda seçim kelimesinin halk için çoktan anlamını yitirmiş vaziyette olduğunu söyleyebiliriz. Sahiden de bir tek alan hariç hemen her konuda mutabıklar. AKP’nin adayı Menderes Türel’in aslında rakı içen birisi olduğunu vurguladıkları meşhur ayranlı afişten söz ediyorum. Demek ki iki parti arasındaki iktisadi açıdan sağlanan fikri mutabakat yaşam tarzına gelince ayrışıyor. Ne hoş bir kapışma. Fakat bu durum insana AKP’nin ‘Adil Düzen’ iddiasından çıkarak neo-liberalizmle uzlaşıp İslami hassasiyetlerini sadece yaşam tarzında muhafaza edişini hatırlatıyor. İlyas Başsoy’un kampanyasında da ekonomik alanda liberalleşen CHP’nin yaşam tarzında eski hüviyetine vurgu yapmaya devam ettiği anlaşılıyor. Bu paralelliği çok önemsiyorum. Teslimiyetin de bir namusu olduğunu kabul ediyorum.

METİN LOKUMCU İTHAFI VE EKONOMİK BÜYÜME

Yazarın kitap boyunca fark edilen ekonomik büyümeye ilişkin sahiplenmesi beni dehşete düşürüyor. İlyas Başsoy  pek çok yerde Türkiye’nin büyüyen ekonomisine olumlu vurgu yaparak, AKP’ye hakkını teslim etmek gerektiğinden söz ediyor. Burada yazarın tıpkı bir sağcı gibi büyümeyi mutlak olumlu bir durum olarak algıladığına şahit oluyoruz. Oysa bir toplam alışveriş ifadesi olan ekonomik büyümeyi sağlayan unsurlar içinde inşaat demiri kadar silah mermisini, otomobil lastiği kadar kemoterapi iğnesini de saymak mümkün. Dolayısıyla sosyal demokrat bir dünya görüşü açısından böyle bir söylemi tutmanın bütün itirazlarından vazgeçmek demek olduğu aşikâr. Buna rağmen büyüme varsa Başsoy için akan sular duruyor. Paylaşım yerine büyümeyi yutturan neoliberal amentüyü yazarın ezberlemiş olduğunu fark ediyoruz. Üstelik bunu sosyal demokrat olma iddiasındaki bir partiye de söyletmek istiyor.  Anlaşılan seçim kazanmak mevzubahis olduğunda bunlar da teferruat addediliyor.

Böyle tavırlara aşina olmadığımızdan ya da bu ülkede pragmatizmin şahikalarıyla her gün karşılaşmadığımızdan değilse de, bu tezlerin dilleniş yeri ve şekli açısından şaşkınlığa uğruyorum. Zira garip olan İlyas Başsoy kendisini solcu ve hatta devrimci olarak tanımlıyor olmasıdır. Dahası şu büyük binalara bakıp da AKP’ye teşekkür edin diyecek kadar proje seven bir insan olarak kendisi, -inanması çok güç ama- kitabı HES’lere karşı Hopa’da mücadele verirken ölen Metin Lokumcu’ya adıyor.  CHP’li politikacılara ‘siz de çizmelerinizi giyin, AKP projelerini ziyaret edin, ortak yaptık, biz yaptık diyerek başarıya ortak olun’ diyen bir zihniyetin derelerin kardeşliğine de sahip çıkması bana çok orijinal geliyor. Daha fazla ironi yapmayacağım bu şizofreni karşısında nutkum tutuluyor. Kitabın pek çok yerinde ve hatta bence yerli yersiz Yunus Emre’nin ‘İlim kendin bilmektir’ sözünü kullanan Başsoy’un bu açıdan kendisini bilip solcu olmadığını anlamakla işe başlamasını salık veriyorum. Olmak isteyebilir, öyle daha iyi görünebilir, ama sonuçta ne olduğumuzu hassasiyetlerimiz belirlemektedir. Bu açıdan bakınca bu tezlerin solla bir rabıtası yoktur. Evet son zamanlarda pek çok insan için davranışlardan ve tavırlarından bağımsız bir solcu tanımı izafe edilmiş olsa da, bu çağın garipliklerinden birisi diyerek geçmekte fayda vardır.

Bütün bu tezler üzerine denilebilir ki, CHP’nin de solla bir ilgisi yoktur. Buna katıldığımı ve CHP’den yana umudumun hiç olmadığını defalarca yazdım. Ancak benim burada karşı çıktığım konu, AKP ile aynılaşma projesinin, eskimiş demokrat parti retoriğine başvurularak, yeni bir şeymiş gibi ortaya konmasıdır. Beni söyleten, Türkiye gibi organik bir ülkenin insanlarını AKP oylarına bakarak kategorize eden ve buna uygun siyaset öneren zihniyetin bu ülkenin iyice yaşanamaz bir yer olmasına hizmet edeceğinden duyduğum endişedir. Bir işadamı duygusuyla yaşanan başarı fetişizminin, aynı bağın gülü olmaya sunduğu bu beklenmedik katkıya karşı çıkıyorum. Bu anlamda İlyas Başsoy’un sağ için bile eski olan tezlerinin CHP için kullanılamaz olduğunu söylüyorum.

 

Başar Başaran

basarbasaran@hotmail.com

Twitter.com/nobasaran

Benzer Yazılar

Yorum Yap

Start typing and press Enter to search